Efsaneler şehri Edinburg. Edinburg – İskoçya

  • 2000-1-1 BENELUX - PARIS

     Yoğun ama keyifli bir programdır. Avrupa birliğinin merkezini oluşturan beş ülkeden geçilen turda güzergâhın kaçırılmaması gereken en önemli bölg...

Sabah kalktığımda tüm şehir sislerle kaplı. Sokağa çıkarken güneş yoksa insanın keyfi tam olmuyor diyebilirim. Yürümeye başlıyorum ama bir şeyler eksik. İçinde canlı rehber anlatımı olan bir üstü açık şehir turu arabası geçiyor hemen durağından biniyorum araca. Günün her saati inme/binme hakkı dâhil 12 pound ücreti. Üst kata çıkıp rehberi dinlemeye başlıyorum.

Bugün sanırım şanslı günümdeyim. Yolda giderken hava açıyor. Çok başarılı bir rehber var araçta ve bir sonraki durak olan kalede otobüste sadece üç kişi kalınca Mike mikrofonu kapatıyor ve yanımıza oturuyor. Yarı muhabbet yarı rehberlik şeklinde kırk beş dakika geçiriyoruz. Bize tarihçe harici birçok efsanevi bilgi veriyor. Yol boyunca anlattığı hikâyelerin hepsi tanıdık ama burada geçtiklerini bilmiyordum açıkçası

Edinburg tepeler üzerine kurulmuş bir şehir. Eski kısım ağırlıklı 14-16. yüzyıllar arasında, yeni kısım ise 18. yy sonlarından itibaren kurulmuş. Arada ise tren istasyonu bulunuyor. Weverley istasyonunun bulunduğu bölge Loch Nor (Kuzey Gölü) diye adlandırılıyor. Edinburg sadece eski kısımdan ibaretken bu bölgede bir göl varmış ama 1800’lü yıllardaki genişleme döneminde göl kurutulmuş ve raylı sistemler daha sonra kurulmuş. 

Eski ve yeni şehir arasında ciddi mimari farklılıklar var. Eski şehirde binalar yüksek, dar,  kâgir ağırlıklı ve pencereler küçük. Bu detay dikkatimi çekiyor çünkü bu kadar kuzeyde kalan memleketlerde ışık ihtiyacı önemlidir. Mike, bana o dönemki cam maliyetlerini hatırlatıyor. Keza 14. yydan itibaren inşa edilen bu bölgede inşaat maliyetlerini ciddi fark ettiren bir olay cam kullanımı. Ancak yeni şehir diye adlandırılan bölgede ise Avrupa’nın her yanında göreceğimiz neo-klasik üsluplu binalar bulunmakta.

Şehir birçok önemli şahsiyeti yetiştirmiş günümüze kadar İskoçya gelince herkesi aklına ilk olarak gelen William Wallace’tan, İngiltere kilisesinin reformlarının yaratıcısı John Knox’a kadar birçok ünlü şahsiyet bu şehirde doğmuşlar. Ayrıca Edinburg üniversitesi de İngiltere’nin en eski ve önemli üniversitelerinden birisiymiş. Yetiştirdiği bilim adamları arasında telefonun mucidi Alexander Graham Bell, penisilinin mucidi Alexander Fleming ve “Sherlock Holmes” karakterinin yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle da bulunmakta. Evrim teorisinin mimarı Charles Darwin de buranın tıp fakültesinden mezun.

Tabii ki burada tıp fakültesi dendiği zaman akla ilk gelen isim Charles Darwin değil. 18. yyda yaşamış Charles Brodie. O dönemde doktorların deney yapmaları gereken kadavraları bulmak sürekli sıkıntılı olduğu için yeni ölen insanları bulmak ve cesetlerini getirmek bir dert haline gelmiş. Bu idealist işadamı da bu sıkıntıyı aşmanın bir çözümünü üretmiş. Akşamları barlarda gözüne kestirdiği, deney yapmasına müsait olan tipleri iyice içirtip sarhoş eder ve sonra da öldürürmüş. En sonunda da yakalandığında idam edilmiş. Ancak yaşamı “Dr. Jeykill ve Mr. Hyde” olarak dünya tarihine geçen bir hikaye olmuş.

Şehirle ilgili anlatılan hikayeler arasında benim en çok hoşuma giden ise “Yarım Asılmış Maggie” olayı.  İdam cezasına çarptırılan Maggie Dixon’ın hayatı cellâdın yaptığı bir hata sayesinde kurtulmuş. İngiltere ve İskoçya kanunlarında o zamana kadar önemsenmeyen bir fark varmış. İngilizlerde idam cezası “ölene kadar asılacak” şeklinde, İskoçlarda ise sadece “asılacak” yazarmış. Cellât ilmeği boynuna tam olarak geçirmeyi başaramadığı için saatlerce asılı kalan Maggie bayılmış ama ölmemiş. Alandan götürülürken ayılınca halk ilk başta galeyana gelip yeniden asmak istemiş ama o sırada orada bulunan bir avukat olaya el koymuş. Kanunda sadece asılacak yazdığını ve Maggie’nin asıldığını ifade etmiş. Bir daha asmak ikinci kez cezalandırmak anlamına gelecektir ve bu kanunların dışına çıkar diyerek kadını kurtarmış. Bu sayede serbest kalan Maggie, şehirde idamdan kurtulmayı başaran tek kadın olarak “Yarım Asılmış Maggie” olarak anılmaya başlamış. Günümüzde ise en önemli kahramanları Sean Connery. Tur esnasında doğduğu evden gençliğinde parasızlıktan çıplak mankenlik yaptığı güzel sanatlar fakültesine kadar sürekli bahsedilen bir şahsiyet.

Otobüsle şehir turunu bitirdikten sonra kafamda oturttuğum programı gerçekleştirmeye başlıyorum. İlk durağım Holyroodhouse olacak. Burası eski İskoçya Kraliyet sarayı ve günümüzde Galler Prensi ve Kraliçenin İskoçya’da konaklama yeri. Kapıya geldiğimde sarayın kapalı olduğunu öğreniyorum. Kraliçe Cuma günü gelecekmiş ve bu yüzden saray gezilere kapatılmış. Şanssızlık ama en azından Cuma sabahı erkenden gelirsem Kraliçeyi görme şansım olacak. Boyumun uzamayacağını bende biliyorum ama turist olunca durum farklı bu gibi olaylar mutlu ediyor insanı.

Mecburen “Conversation Piece” sergisinin olduğu Queen’s Gallery için bilet alıyorum. Bu Fransızcadan gelen bir terim ve aristokrat yaşamını resmeden tablolar için kullanılırmış. Bu gelenek 17. yyda başladığı için de ağırlıklı flaman sanatçıların eserleri bulunmakta. Giriş ise 5,5 pound.

Galeri çıkışında kafamda Arthur’un tahtı denen tepeye çıkmak vardı. Şehrin hemen dışında bulunan bu tepeye Holyrood sarayı ve parlamento arasından çıkmak mümkün ama bir saatlik bir tırmanış söz konusu. Aynı Uş’ta (Orta Asya Güncesi) rastladığım Taht-ı Süleyman gibi hayali bir nokta esasında bu tepe. Efsanevi Kral ve yuvarlak masa şövalyelerinin yaşamları bir muamma zaten. Biraz üşengeçlik, biraz da gereksiz bulmam yüzünden tepeye çıkmaktan vazgeçiyorum. Katalan mimarlar tarafından son dönemde yapılmış parlamento binasının fotoğraflarını çektikten sonra “Royal Mile” ı takip ederek Edinburg müzesine ulaşıyorum.

Müze girişi aynen Londra’daki ana müzelerde olduğu gibi ücretsiz. Müzecilik konusunda ada uygarlığına ayrı bir parantez açmak lazım sanırım. Ben hiçbir ülkede müze gezisinden burada olduğu kadar zevk alamıyorum. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüş çok başarılı bir anlayış var Birleşik Krallıkta. Tarihi çok düzgün bir şekilde sunarken, özellikle çocukların eğlenerek gezmesini sağlayacak, oynayarak öğrenmesini sağlayacak tüm detaylar uygulanıyor. İnsan öncesi çağlardan günümüze kadar tüm İskoçya’yı görebileceğiniz muhteşem bir müze yapmışlar şehirde.

Müze çıkışında artık yorulmaya başladım. Binanın terasında bulunan “Tower” restoranda yemeği çok istiyordum gelmeden de. Lonely Planet’in “Top End” kısmında tarif ettiği en pahalı mekanlardan biriymiş. Bu kadar keyifli bir geziden sonra da harcayacağım parayı çok takmıyorum zaten. Ancak yukarı çıktığımda daha da şaşırıyorum çünkü fiyatlar çok makul. 6’lı istiridye ve bira için sadece 17 pound ödüyorum. Dün akşam yediğim kötü makarna ve bira için de 14 pound ödemiştim burası çok daha fazlasını hak ediyor bence.

Yemekten sonraki durak Giles Katedrali. Çok bir şey olmayacağını bende tahmin ediyorum ama kilise gezmeden de şehir gezisi olmuyor buralarda. Girişi ücretsiz ama fotoğraf için 2 pound istiyorlar. Ben tabii ki vermeyip içeride kaçak fotoğraf çekiyorum ve çaktırmadan kaçıyorum kiliseden.

Edinburg kalesi adada görülmesi gereken yerler sıralamasında en önlerde bulunuyor. Bende yaklaşık 2,5 saatte gezdiğim kalede çok keyif aldım. Girişte bilet artı kitap veya audio guide şeklinde promosyonlar var. Ben kitabı tercih ettim kalıcı olması için ve 17 pound ödedim.  Kalenin hikayesi tüm İskoçya’nın hikayesi aynı zamanda. Sunumlarda güzel yapılmış.

Kaleden sonra enerjim bitiyor artık. Bir şişe malt viski alıp otele geçiyorum. Hostelde bu akşam bilardo turnuvası var. Normalde katılmam böyle aktivitelere ama artık işim bu olacağına göre her şeyin nasıl yapıldığını iyice incelemem lazım.

Turnuvadaki ortağım Jimmy sevimli bir çocuk. Avustralyalı ama 4 senedir ülkesinden uzakta. Dünya seyahati yaparken Türkiye’yi de gezmiş ama Anzak gününe katılmamış. Yapmacık bir organizasyon olduğunu söylüyor ve bence de haklı. İki senedir Edinburg’daymış para biriktirmek için burada çalışıyor ama kazandığı tüm para harcamalarına gitmekteymiş. Sanırım ucunca bir süre daha kalır. Benim sarhoş olmam ve kötü oyunum sayesinde kaybediyoruz ama en azından çocuğa bol bol viski ısmarlıyorum.

 

Muhtemelen ada insanları hakkında birçoğumuzun pek pozitif olmayan bir önyargısı vardır. Bende İngiltere’ye ilk gelişimden önce pek sevmezdim buraların insanlarını. Ancak tanımaya başladıktan sonra ise çok saymaya başladım kültürlerini. Yolda karşılaştığınız neredeyse herkes size yardımcı olmaya çalışıyor ve çok güler yüzlüler. Bu ülkede dolaşırken kendimi güvende hissettiğimi söyleyebilirim.  

Bu Makaleye Henüz Yorum Yapılmamış!

Yorum Yaz

Adınız Soyadınız :
Mail Adresiniz :
Web Siteniz(varsa) :
Mesajınız :

Galeri

Brüksel, Brugge Köln, Cochem, St. Goar ve Ren nehri Luxembourg Eilean Şatosu, Oban, Fort William Kraliçe Elisabeth, Holyroodhouse ve Roslyn Şapeli Skye Adası Stirling Dunkeld, Pitlochry, Loch Ness, Inverness Glasgow

Tümünü Gör »

 

E-Bülten

Buradan tulgaozan.com bültenine kaydınızı yaptırarak sitenin tüm güncellemelerinden haberdar olabilirsiniz.

Ad Soyad :
E- Mail :
   
 
Canlı Yer İmleri