Yoğun ama keyifli bir programdır. Avrupa birliğinin merkezini oluşturan beş ülkeden geçilen turda güzergâhın kaçırılmaması gereken en önemli bölg...
Sabah altı çeyrekte Tulkin ve Yusuf beni almaya geliyorlar. Yusuf iki yaşında ve çok sevimli bir çocuk. Daha konuşmaya başlamamış ama sadece bakışlarıyla herşeyi ifade edebiliyor. Genelde yabancılara karşı yabaniymiş ama beni sevdi. Trenimiz saat tam yedide kalkıyor, biraz Semerkant tarihi okuduktan sonra bende biraz dinleniyorum.
Yolculuğumuz yaklaşık üç saat sürüyor. Express diye adlandırdıkları trenle seyahat ediyoruz ve ücreti 10 YTL. Tren istasyonundan inişimizde Tulkin eve gitmeden önce beni otele yerleştirmek için yardımcı olmak istiyor. Bana kalsa hayatta arabasına binmeyeceğim, turistik ortamlarda görmeye çok alışkın olduğum türden bir şöförün aracına biniyoruz. Hemen arkamızdan yoldan çevirdiği iki fransız turisti de yakalayıp aynı araca atıyor şöför. Konaklama için hem Tulkin'in tavsiye ettiği, hem de benim Lonely Planet'ten bulduğum yerler var ama şöför kendi ayarladığı otele götürmek için bizi ısrarlı. Gidene kadar beş ayrı otele sokuyor aracını. Hiçbirini beğenmiyorum. Bizim otellerde ise yer yok. Sonunda fransızların gitmediği istediği Old Legend Guest House isimli otele gidiyoruz. Şöför herhalde istediği komisyonu alamayacağı için mutsuz. Bana kendisinin de rehber olduğunu ve şehri gezdirebileceğini söylüyor. Ben gerekirse seni ararım diye konuyu kapatıyorum ve gidiyor.
Semerkant buraya ön araştırma yapmadan gelecekler için hayal kırıklığı yaratabilecek bir şehir. Gelmeden önce herkes özellikle Amin Malouf'un kitaplarındaki rüya şehri hayal ediyor ama günümüzde Semerkant eski günlerinde değil. Timurlu hanedanının bitmesinden sonra önemini neredeyse tamamen yitiren ve 19. yüzyılın ortasında Ruslar tarafından bombalandığı dönemde yapıların çoğu tamamen yıkılmışlar. Özellikle geçtiğimiz on beş yıl içerisinde çok ciddi restorasyon çalışmaları yapılmış. Bizim otelimiz ise eski yahudi mahallesinde bulunuyor. Bu bölgede Karahitler yaşarmış ve yüzde doksanı İsrail'in kurumasıyla beraber ülkeden ayrılmışlar. Bölge varoş görüntüsüne sahip ama binalar yeni yeni restore ediliyorlar. Özellikle hostel olmaya müsait çok bina var burada ve şehir merkezi Registan meydanına yürüyerek beş dakikalık mesafede.
Resepsiyondaki çocuğun ismi Furkat. Kendisinden ertesi gün için bana rehber ayarlamasını rica ediyorum. Bana yemek hazırladıkları dönemde otele hemen bir rehber geliyor. Neler yapabileceğimizi soruyorum bir gün içerisinde. Bana iki tane seçenek sunuyor; Altın Yol ve Gümüş Yol diye adlandırdıkları iki rota var. Ben hiçbirşeyi kaçırmak istemediğiim için kendisine hemen başlarsak ikisini de bitirme şansımız olup olmadığını soruyorum. Tek başıma olmam ve meslekten gelmem gezmeyi kolaylaştıracaktır. Birinci gün akşam sekiz, ikinci gün ise saat beşte bitireceğimiz bi program üzerinde uzlaşıyoruz. Kendime de vakit ayırmak istiyorum şehirde. İki gün için ödeyeceğim toplam bedel ise 60$.
Otelden hemen çıkıyoruz. İlk başta yahudi mahallesiinde ufak bir tur atıyoruz. Bana bölgeyi biraz anlatıyor. Ben de kendisine Karahitlerin kökenini ve Hazar imparatorluğunu anlatıyorum. Daha önce hiç duymamış, çok ilgisini çekiyor.
Rehberimin ismi İlhom. Dört senedir rehberlik yaptığını söylüyor. Şu an için en büyük hayali Dubai'ye gitmekmiş. Bir güvenlik firmasının sınavlarına katılmış ve kazanmış. Çevresindekiler çok korkutmuşlar çocuğu. Herkes bu araplara güven olmaz oraya gidersen gay olursun diyormuş. Ama evlenmek için on bin dolar para kazanması gerekiyormuş. Dört sene çalışıp gurbette evliilik hazırlığı yapacak.
İngilizcesi benden beter durumda. Her bahsettiği şeyi "such kind of special" diye tabir ediyor. Bunu herhangi bir insan, bina veya fotoğraf için kullanıyor. İlk başlarda gülümsetiyor ama ikinci günün sonunda, aynı cümleyi en azından beş yüz defa duymak beni fena bunalttı. Bilgi açısından çok doyurucu olamayacağı belli ama işlerimi kolaylaştıracaktır kesinlikle.
İlk başta şehir müzesine giriyoruz. Giriş bölümünde Semerkant'ın yüzyıl önce ve restorasyonlardan sonraki görüntülerini gösteren bir sergi var. Değişiklik gerçekten gözkamaştırıcı. Arkasından birinci katta paleolitik dönemden itibaren Özbekistan tarihini incelemeye başlıyoruz. İlhom birçok yerde zorlanıyor ama çaktırmamaya çalışıyor. Çok sıkışırsa sen rehbersin bunları bilirsin diye geçiştiriyor. Bir defa denemek için bilmiyorum anlatsana dedim. O da bilmiyormuş. Arkasından bahsettiği konu olan Zerdüştlük dinini kendisine anlatınca çok bozuldu. Ben sadece şaka yaptığımı söyledim. Kızacak bir şey yok, iki gün beraber vakit geçireceğiz.
Müze çıkışında bir sonraki durağımız tren istasyonu oluyor. Buhara biletimi alıp kafam rahat gezmek istiyorum. Önümde sadece bir kişi olmasına rağmen biletimi almam kırkbeş dakika sürüyor. Burada tüm işlemlerde pasaport ve otelden alınan konaklama belgesi gerekmekte. Sisteme işleniyor tüm bilgiler ve üstüne üstlük elemanlar da çok yavaş çalışıyorlar. Ben avrupayı beğenmezdim burası daha beter.
Tren istasyonuna maşrutka diye adlandırılan dolmuşlarla gidip geliyoruz. İstasyonda bizim taksiciye rastlıyoruz. Niye onu aramayıp dolmuşa bindiriyorsun diye İlhom'a kızıyor. Adam gerçekten mide bulandırıcı bir tip. Dönüşte gene dolmuşa atlayıp Emir Timur'un mezarına gidiyoruz.
Mezarın bulunduğu bölge zamanında Ark diye adlandırılan eski kalenin bulunduğu alandaymış. Kale Rus bombardımanı esnasında yıkılmış ve günümüzde erinde şehrin en güzel oteli Afrosiyab bulunuyor. Kale ve mezar arasındaki yol ise kral yolu diye adlandırılmakta. Yolun kenarında ise Burhaneddin Soğarcı isimli bir evliyanın mezarı bulunuyor. 10. yüzyılda yaşamış önemli bir şahsiyetmiş. Denildiğine göre kendisi zaten burada gömüleceğini önceden biliyormuş. Öldüğü zaman ise Çin'de bulunmaktaymış. Vasiyet olarak cesedinin bir devenin üzerine konmasını ve devenin tekrar alınmasına izin vereceği yerde gömülmesini söylemiş. Deve Semerkant'a kadar dört defa mola vermiş ama hiçbir yerde sırtındaki yükün alınmasına izin vermemiş. En son olarak Burhaneddin Soğarcı'nın çok önceden belirttiği yere gelmiş ve orada alınmasına izin vermiş cesedin. Günümüzdeki türbe ise Emir Timur zamanında inşa edilmiş.
Emir Timur 1336 yılında doğmuş ve 14. yüzyıla damgasını vurmuş olan şahsiyet. Biz sadece Ankara savaşındaki kötü anılarla bilip tarihimizde hiç yer vermesek de en az Cengiz Han kadar önemli bi fetihçi ve devlet adamı. Zaten Semerkant şehrinin efsaneleşmesini sağlayan da kendisi. O dönemin dünyasının tüm önemli bölgelerini fethettikçe buranın da bir dünya başkenti olabilmesi için her şehirdeki tüm zanaatçıları, bilim adamlarını zorla Semerkant'ta iskan ettirirmiş. Hatta şehirden kimse kaçamasın diye de şehir etrafında sürekli devriyeler gezerlermiş. Bunları düşünürken Amin Malouf'un kitaplarındaki çoğu yanlış yönlendirmeler geliyor aklıma. Semerkant kitabının geçtiği dönemde şehir esasında bu kadar parlak değil. İbn-i Sina, Biruni gibi önemli bilim adamları daha çok Buhara tarafında yaşıyorlar. Şehir her ne kadar İÖ 4. yüzyılda kurulmuş olsa da kendini bulduğu dönem, "Timurlu Rönesansının" yaşandığı 14. yüzyıl.
Bu kadar büyük bir hükümdar olmasına rağmen Timur'un sıfatı sadece Emir olmuş yaşadığı dönemde. Bunun nedeni ise soyundan gelmekte. Timur'un 13. göbekten dedesi Cengiz Han'ın 9. göbekten dedesinin kardeşi ve yaptıkları anlaşmaya göre Cengiz Han'ın da dâhil olduğu sülale hep han olacakmış, Timur'un dâhil olduğu sülale ise emir. Bu nedenden dolayı Cengiz Han'ın kanından birisini tüm saltanatı boyunca yanında han olarak oturtmuş ama hiçbir yetki vermemiş kendisine. Çocuklarının da bu sıkıntıyı yaşamaması için kendisi gibi Emir olan Hüseyin'i öldürmüş ve Cengiz Han'ın kanından gelen karısı Bibi Hatun'la kendisi evlenmiş. Bu yüzden çocukları da Mirza sıfatını taşımaya başlamışlar. Bu Emir ile Han arası bir sıfat.
Mezarı dünyayı fethetmiş muzaffer bir komutan için oldukça mütevazi. İçerisinin dekorasyonu ise oldukça hoş. Bana ilginç gelen olay içeride gördüğüm Togg isimli dikit oldu. Yedi metre yüksekliğindeki bu sopanın içinde Sarı Kısrak yelesinden elde edilen saçlar ve dışında da Hz. Muhammed'in kıyafetlerinden yapılan bir kaplama bulunurmuş. Sadece önemli insanların türbelerine konan bir simgeymiş bu.
Guri Emir diye adlandırılan mozoleden ayrıldıktan sonra Registan meydanna geçiyoruz. Burada iki önemli medrese ve bir cami bulunmakta. Meydanda kendimi kısmen İsfahan'ın İmam meydanına gelmiş gibi hissediyorum. İnsanı etkleyen bir bölge burası. Uluğ Bey, Şer Dor ve Tila Kari medreselerini geziyoruz. Uluğ Bey Timur'un torunu ve kendi döneminde yaptığı bilimsel çalışmalarla tanınan bir şahsiyet. Ali Kuşçu gibi önemli bilim adamları da onun döneminde yaşamışlar. Kendi ismini taşıyan rasathanesi ise bir sonraki günümüzün programı.
Ali bana Uluğ Bey medresesinin minaresine çıkmak isteyip istemediğimi soruyor. Ben mutlulukla kabul ediyorum teklifini. Hemen gidip kapıdaki güvenlik görevlisi ile konuşuyor. 5 YTL kadar bir bahşiş karşılığı kapılar açılıyor. Aklıma eski zamanlarda İstanbul^da yaptıklarımız geldi o anda. Biz de zamanında düzgün müşteri olduğu zaman Süleymaniye Camii'nin is odasına ve Sultan Süleyman'ın kahve içtiği alana çıkarırdık.
Minareye dar bir merdivenden çıkılıyor. Yukarıdaki manzara ise muhteşem. Tüm şehri panoramik olarak görüyorsunuz. Yukarısı ancak bir kişinin durabileceği dar bir alan. Ben oyalandıkça oyalanıyorum ve İlhom hemen aşağıda merdivenlerde beklemekte. Ben istersen in sen ben dikkat ederim sorun olmaz diyorum ama o kalmak istiyor. Meğerse kendisi de ilk defa çıkıyormuş. Yukarıya çıktığında ise gösterdiği tepkiler benden çok daha fazla. Güzel manzara ama ben onun karar heyecnlanmamıştım. Bu kadar dürüst olması çok hoşuma gitti. Fotoğraflarımızı çektiken sonra aşağıya iniyoruz. Artık koşturmak istemiyor canım. İlhom ile anlaşıp ertesi günkü hareket saatimizi erkene alıyoruz ve beni bırakıp meydanda bırakıp ayrılıyor.
Günün kalan kısmını meydanda geçiriyorum. Otelde yemek saatini de geçirmiş durumdayım. Piişman oldum otelde yemek rezervasyonu yaptırdığıma. Hava karardı ama ışıklandırmaları yakalayamadan otele dönüyorum. Yarın akşam otelde yemeyeceğim kesin. Burası beni çok etkiledi.
İkinci günümüzde sabahtan kiraladığım araç bizi almaya geliyor. İlk olarak şehre 20 km mesafede bulunan İsmail al Buhari türbesine gidiyoruz. Efsanevi şahsiyetlerden biri al Buhari. Çocukluğunda körmüş ve annesi gözlerinin görmesi için sürekli dua edermiş. Bir gece rüyasında bir evliya görmüş ve kendisine oğlunun gözlerinin açıldığı bildirilmiş. Ertesi sabah ta uyandığında İsmail al Buhari gerçekten görmeye başlamış. 16 yaşına geldiğinde Hacca gitmiş ve Arabistan'da 30 yıl kalarak Hz Muhammed'in tüm hadislerini toplamış. Yazdığı hadis kitabı ise bu konudaki en önemlilerinden birisi.
Şöförümüz Faruk güleryüzlü bir çocuk. Yolda önce Dehşap isimli bir yerde duruyoruz ve burada Nakşibendi tarikatının önemli isimlerinden birinin türbesini ziyaret ediyoruz. İlhom bana avrupalı turistlere yaptığı etkileyici açıklamalardan birini yapmaya çalışıyor. Ama ne yazık ki bilgiler yanlış. Minberde namaz esnasında kaçıncı basamağa çıkıldığı konusunda iddialaşıyoruz ve sonuçta çözüm Nakşibendi Mollalarına gitmekte oluyor. Ziyaret beklediğimizden uzun sürdü ama Molla ile yaptığımız sohbet benim de hoşuma gitti. Sonuçta haklı çıktım ve İlhom bana çay ısmarlayacak. Arkasından yola devam edip İsmail al Buhari'nin türbesine gidiyoruz ve Faruk bizi Urgut marşrutkalarının kalktığı yere bırakıyor.
Şehre vardığımızda Semerkant'a yarım saatlik mesafede bulunan Urgut şehrinin pazarına doğru hareket ediyoruz. Yol çok eğlenceli geçiyor. Bütün dolmuş ahalisiyle muhabbet ederek gidiyorum Urgut'a. Burada Türk dizileri çok popüler. Şansıma gelmeden bir gece evvel NTV'de konu ile alakalı bir program izlemiştim o yüzden olaya vakıfım. Kazakistan'da Deli Yürek çok meşhurdu. Hatta Tolga'yı o dizinin bir karakterine benzetiyorlardı. Burada ise Kurtlar Vadisinin ve Aliye'nin ciddi bir fanatik kitlesi de varnış ve beni de o dizi karakterlerinden birilerine çok benzetiyorlar.
Urgut pazarı avrupalılar için çok ilginç olsa da bana fazla hitap etmiyor. Yarım saat her yanında dolaşmama rağmen alacak hiçbirşey bulamıyorum. Ama bizim otelde kalan diğer fransızlar çuvallarla alışveriş yaptılar. En sonunda çayhanede oturup insanlarla muhabbet etmeye başlıyorum. İlhom otobüsteki dizi olayını çok tuttu. Herkese benim filmdeki oyuncu olduğumu söylüyor ve bir anda popülerleşiyorum.Sadece çocuklardan biri farkına varır gibi oluyor. Benim saçımın olduğunu dizideki adamın saçnın olmadığını söylüyor ama bende yalan hazır. Onların hepsi makyaj hileleri, o karakter için gerekliydi diyorum ve o da inanıyor.
Pazar dönüşü Uluğ Beyin Medresesine geçiyoruz. Yapı Semerkant gözden düştükten sonra yıkılmış ve 1908 yılında bir Sovyet Arkeolog'un çalışmaları sonunda kalıntıları günümüze ulaştırılmış. İçeride eskiden nasıl olduğunu anlaran maketler ve bir müze var. Hayatını bu mekana vakfettiği için de aynı bizde Afrodisias antik şehrini kazan Kenan Erim gibi mezarını rasathanenin içine koymuşlar.
Rasathaneden şehre doğru yürüyerek devam ediyoruz ve yolda Hz. Danyel'in mezarını ziyaret ediyoruz. Tüm kutsal kitaplarda bahsi geçen peygamberlerden biri Danyel. Mezarının esas yeri ise burası değil İran'ın Şuşa şehri. Timur bu şehri kuşattığı zaman beklediğinin çok üzerinde bir direnişle karşılaşıyor. O şehirde bu mezarın olduğunu öğrenince de mezarı Semerkant'a taşıttrıyor. Lahdin uzunluğu 18 m. Kimileri Danyel'in 18 m boyunda olduğunu, kimileri ise bunun sadece bir ayağının uzunluğu olduğunu söylemekteler. Ama İlhom'un söylediğine göre Timur'dan sonra her Emir buna bir parça ekletince lahit bu boyuta gelmiş.
Girişte hediyelik satan kız İlhom'un bir arkadaşı. Bizi evine davet ediyor ve talaş böreğinin bir versiyonu diye tabir edebileceğim samsa eşliğinde çay içiyoruz. Konumuz gene İlhom'un Dubai'ye gidip gitmemesi. Kız sakın gitme orada seni gay yaparlar diyor korkuyla. İlhom'un kafası karışık. Çıkışta bana tekrardan soruyor gideyim mi diye. Hiç yurtdışına çıkmadığı için o da emin değiil neler olabileceğinden. Ben kesinlkle git diyorum. Ya dedikleri doğruysa diye sorduğunda ise hayatta her zevki denemelisin bakarsın belki hoşuna gider evlenmek için boşuna para harcamazsın diyorum ciddi bir ifadeyle. İlk başta kafası daha da karışıyor. Bana korkulu gözlerle bakmaya başladı. Sonunda gülmeye başlayınca rahatlıyor. Allahtan espri anlayışı var bu çocuğun.
Yolda geçen bu muhabbet sıcağı hissetmeden Şahı Zindan Türbesine varmamızı sağlıyor. Burası bizdeki Eyüp Sultan'ın Semerkant karşılığı. Gene Hz. Muhammed'in eşrafından birinin mezarı burada bulunmaktaymış. Haliyle zaman içerisinde de birçok önemli kişinin mezarları buraya yapılmış. Gerçekten etkileyici yerlerden birisi.
En son olarak ise Bibi Hanım Camii'ne gidiyoruz. Timur Leng'in eşi adına Hint seferi esnasında yapılmış bir cami. Bibi Hanım esasında Timur'un akrabalarından biri olan Emir Hüseyin'in eşiymiş. Timur Hüseyin'i öldürünce de karısıyla evlenmiş. Caminin efsanesine göre de Bibi hanımın buranın mimarı ile bir ilişkisi olmuş. Cami bir türlü bitmeyince Bibi hanım mimara gitmiş ve yapının neden bitmediğini sormuş. Mimar ise ancak bir öpücük karşılığında yapıyı bitirebilceğini söylemiş. Timur sefer dönüşü olayı öğrendiğinde mimarın boynunu vurdurmuş. Tabi bana bu hikaye pek inandırıcı gelmedi. Tmur'un kudretine sahip bir hükümdarın karısına böyle bir cürette bulunmak kimsenin harcı olmasa gerek.
Cami çok kötü durumda ve o yüzden kullanılmamakta. Daha tadilata girmemiş. Ama içini görmek hoşuma gitti. Semerkant'taki diğer yapıların eski hali hakkında fikr sahibi oldum. İçeride ilginç denebilecek tek eser dev Kur'an rahlesi. Bunun üzerine konulan Kuran-ı Kerim'in orjinalini bir önceki gün müzede görmüştüm.
Bibi Hanım'dan sonra İlhom'la gidebileceğini söylüyorum ama bir süprizi var bana. Akşama yemeğe davetliymişim. Neden ve nereye diye sorduğumda bana tanııdığı bir acente sahibinin beni evine yemeğe davet etmek istediğini söylüyor. Ben biraz şaşırdım. Ama turizmci olduğumu bldiklerinden benle kontağa geçmek istiyorlar. Ben de gece Registan'daki ışıklandırmayı kaçırmamak şartıyla kabul ediyorum.
Akşam altı buçukta buluşuyoruz otelde. Otelin müdürü Furkat ve İlhom ile birlikte Nazım Beyin evine gidiyoruz. Tüm aile evde mevcut. Büyükçe bir evde yaşamaktalar ve halleri vakitlerinin de yerinde olduğu belli. Yemeğe giderken açıkçası biraz utanıyorum. Muhtemelen Oruç tutuyorlar ve ben randevuyu saati düşünmeden verdim. Gittiğim zaman da herkesin iftar geçeli yarım saat olmasına rağmen beni beklediğini ve yemek yemediğini görüyorum.
Aile turizm piyasasına yeni girmiş ama oldukça heyecanlılar. Daha konuşmaya başlarken benimle hengi şartlarda kontrat imzalayacaklarını soruyorlar. Bana Türkiye temsilciliklerini vermeye kararlılar. Ben biraz şaşırdım. Muhtemelen İlhom olayı kurmuş kafasında. Netekim kendilerine web siteme programlarını koyacağımı ve gerektiğinde bağlantı sağlayacağımı söylüyorum ve yemekten sonra ayrılıyoruz.
Yediğim yemek çok güzeldi ve Özbek adetlerini görmemi de sağladı. İki ayrı salonda masa hazırlanmıştı. Baba Nazım Bey, oğlu ve tıp okuyan damadı ile birlikte yedik biz yemeğimizi. Diğer salonda ise kadınlar ve çocuklar yiyorlardı. Ev yapımı şerbetler, salata ve soğuklar servis yapıldı önce. Arkasından ise daha önce de yemiş olduğum Özbek pilavı geldi.
Pilav servisinde ufak bir kargaşa yaşandı. Normalde buranın adetlerine göre herkes ortadan kaşıkla yemekte bu yemeği. Hatta geleneksel olarak kaşık da kullanmayarak elle yenmesi daha doğru. Ben de İran'da elle yemeği tecrübe etmiştim daha önce. Servis tabakları geldiğinde herkesin eli ayağı birbirine dolaştı ilk başta. Ben aynı tabaktan yemekten rahatsız olmayacağımı söylediğimde ortam rahatladı ve keyifle yedik yemeğimizi.
Yemekten çıkışta saati biraz kaçırıyoruz. Tam Registan'a taksi yanaştığında ışıklandırmalar sönüyor ve bende kaçırdım diye üzülüyorum. Ancak İlhom ve Furkat hemen koşarak görevlilerle konuşuyorlar ve benim fotoğraf çekebilmem için ışıklar tekrar açılıyor. Bende kimseyi fazla bekletmemek için hızlıca fotoğraflarımı çekiyorum ve otele dönüyoruz.
Buradan tulgaozan.com bültenine kaydınızı yaptırarak sitenin tüm güncellemelerinden haberdar olabilirsiniz.

